Yönetici ipiyle kuyuya inmek

0

Posted on : 28-07-2010 | By : Çağdaş | In : İş Dünyası

Guy Kawasaki’nin New York Times’a verdiği bir röportajı okudum.

Kendi kariyer yolculuğunu anlatırken yeni mezunlara yönelik olarak önemli tavsiyelerde de bulunuyor.

Röportajında “Şu ana kadar çalıştığınız en iyi patronları anlatır mısınız?” sorusuna verdiği bir cevap ilginç. Apple’ın Macintosh bölümünde pazarlama direktörü olan Mike Murray için “Bana kendimi asmak üzere o kadar çok ip verdi ki bende zaman zaman kendimi astım. Bir süre sonra boynunuz güçlenirken kendinizi asmamayı da öğreniyorsunuz.” yorumunu yapıyor.

Nedense bu tarz bir yaklaşımın ülkemizdeki yöneticiler için geçerli olduğunu düşünmüyorum. Bizde genel olarak hata yapılmasına karşı ciddi bir korku vardır. Ekibimizde çalıştırdığımız kişilerin hata yapmasından korkarız, daha garantili ilerlemek adına kendi doğrularımıza göre ekibimizin iş yapmasını isteriz. Onlar farklı bir yöntem denemeye kalktığı zaman yöntemlerinin işe yaramayacağını, kendi yolumuzun en doğrusunu olduğunu ispatlayacak durumlar ararız.

Bir süre sonra ekibimizdeki kişilerin inisiyatif almaktan kaçtığını, her adımda sizden onay almaya çalıştığını gözlersiniz. Böylece herhangi bir sıkıntı ortaya çıktığı zaman topu çok rahatlıkla size atarlar. İşin kötüsü sizde kendinizi savunamazsınız çünkü tüm inisiyatifler hep sizin elinizde durmuştur.

İnisiyatif vermek kolay gözükmese de bunu yapmayı öğrenmek gerekiyor bence. Bırakın insanlar bazı şeyleri kendi yollarıyla yapmayı denesinler ve hatta hata yapsınlar. Yaptıkları hatanın sonucunu yaşasınlar. Zaten sizin ek bir çaba göstermenize gerek kalmadan bu hatadan öyle bir ders alacaklardır ki bir daha kolay kolay tekrarlamayacaklardır.

Sözün özü bırakın ekibinizdekiler kuyuya sizin ipinizle değil kendi ipleriyle insinler. İpleri bir yerde koparsa her zaman kendi ipinizi onlara uzatabilirsiniz. Ama kendi ipleri olmadan sizin ipinizi koparırlarsa işte o zaman sorun çıkar.

Sosyal medya stratejisi üzerine…

4

Posted on : 27-07-2010 | By : Çağdaş | In : İş Dünyası

Biliyorsunuz sosyal medya kavramı günümüzün güncel konularından bir tanesi.

Konu enteresan bir konu aslında. Herkesin söyleyecek bir şeyleri olduğu gibi Facebook, Twitter ve Friendfeed gibi mecralarda ilgili, ilgisiz birçok paylaşım yapan herkes kendini sosyal medya uzmanı zannediyor.  Özellikle yabancı sitelerden kopyala-yapıştır yaparak nasıl uzman olunduğunu henüz çözemedim.

Bugün faydalı olduğunu düşündüğüm bir sunum izledim ve bu sunumdan 2 bölümü yorumlamak istiyorum.

Sunumu Social Media Influence 2010 konferansında sosyal medyanın şampiyonu olarak nitelendirilen Starbucks’ın Dijital Direktörü Alexandra Wheeler yapıyor.

Wheeler sunumun başlarında aynen şöyle diyor:

“Agencies can be our arms, our legs but they should never be our mouth.”

Sosyal medyadaki sesinizi asla dışarıdan kaynaklara yaptırmayın, ajanslar size farklı konularda yardımcı olabilirler ama sosyal medyadaki sesiniz olmamalıdırlar diyor. Sosyal medya uzmanlarını hayal kırıklığına uğratacak bir yorum.

İnsanlar sosyal medya araçlarını, doğrudan iletişimde kalabilmek, paylaşımlarını anlık yapabilmek adına kullanırken, bir şirketin iletişimde aracı kullanması gerçekten çok mantıklı bir yöntem değil. Bir tüketici olarak mesela Twitter üzerinden sevdiğim bir markaya ulaşsam ve onlardan samimi bir dönüş alsam, o markaya olan sadakatim artar. Kendime daha yakın hissederim. Zaten Starbucks’ın da başarılı olmasının en önemli sebebi size sunduğu deneyim ve açık iletişim tarzı değil mi?

Alexandra Wheeler, sunumun sonlarına doğru “Social is not just about having Facebook or Twitter experience but looking for relevant extensions of social across campaigns, platforms or sites.” diyor.  Facebook veya Twitter üzerinden mini kampanyalar uygulamak yerine buldukları temel iletişim fikrini tüm mecralara yayılacak şekilde kurguladıklarını söylüyor. Ek olarak kendilerini İçerik Arkeoloğu (Content Archeologist) olarak nitelendirerek her şeyi sosyal medya üzerinden paylaşmaktansa gerçekten değer katabilecek ve bir anlam ifade edenlerin seçilerek paylaşıldığını söylüyor. Sosyal medyayı indirim ve fırsat duyurularını yapmak zannedenlerin kulakları çınlamıştır sanırım.

Şu anda bizde reklamverenler klasik olarak “Facebook profilinizde mesajımızı paylaşın” veya “Twitter’daki mesajı Retweet edin kazanın” şeklindeki kurgularla ilerleyerek sosyal medyada var olduklarını söylüyorlar. Bu yöntem bana yapmış olmak için yapmak şeklinde geliyor. Zaten bu tarz kurgular reklamverene dönemsel olarak artı değer yaratırken etkisi bir süre sonra yok olup gidiyordur. İnternet, süreklilik sağlayamazsanız nankör bir mecra aslında. Üzerinde çalışmayı bir süre bıraktığınızda kendinizi olduğunuz yerden daha da gerilerde buluyorsunuz. Eski konumunuza gelmek içinde ciddi bütçeler ayırmanız gerekiyor.

Yazımın başında da belirttim sosyal medya ilginç bir alan ve Starbucks bu alanı çok faydalı bir şekilde kullanmış. Umarım yerli markalarımızdan da benzer başarı hikayelerini duyarız.

Sunumun videosuna buradan ulaşabilirsiniz.

Zaman çabuk geçiyor…

0

Posted on : 22-07-2010 | By : Çağdaş | In : Havadan Sudan

“Zaman çabuk geçiyor.” sözü eskiden çok klişe gelirdi.

Ama insan, yaşı ilerledikçe bu sözün ne kadar doğru olduğunu daha iyi anlıyor.

Perşembe akşamını müzik dinlerken bir yandan eski albümlere bakarak geçiriyordum.

Daha dün gibi gelen birçok resmin üzerinden aslında o kadar çok zaman geçmiş ki…

Üniversite yılları, eşimle ilk buluşmalarımıza ait resimler, Leo aktivitelerimiz, mezuniyet, askerlik, evlilik, balayı, geçen seneki tatillerimiz…Liste böyle uzayıp gidiyor.

Garip bir hüzün kapladı içimi, neden bilmiyorum…

Belki de rahmetli dedemin fotoğraflarına denk gelmem biraz da hüznümü tetikledi. :(

Aramızdan ayrılmasının üzerinden 5.5 ay geçmiş. Geçen sene bu zamanlar şu anda yazıyı yazdığım masanın karşısındaki koltuktaki bir resmine takıldım. Aklıma 1 sene sonra aramızda olmayacağı gelmezdi. Her zaman kalbimdesin dedecim…

Hüzünlü havayı dağıtmak adına zayıf ve fit resimlerime bakarken “Bir zamanlar fırtınalar estirirdim” çalması da manidar oldu. Media Player bana bir şeyler anlatmaya çalışıyor olmalı. :)

Zaman çabuk geçiyor olsa da belli dönemlerde kendimizi bu hızlı akıştan çekerek dinginliğe bırakmamız iyi geliyor.

Sizi Levitation’dan şu güzel şarkıyla baş başa bırakmak istiyorum. Ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. :)

Şimdiden iyi haftasonları…

Tatili özleyenlere…

0

Posted on : 18-07-2010 | By : Çağdaş | In : Geziler & Keşifler

Bu hafta sonu tatili çok özlediğimi fark ettim.

Özellikle Facebook’ta tatile giden kişilerin paylaşımlarını okumak sanırım bu özlemimi ateşledi.

En son Nisan ayı sonunda ailemin yanına Bodrum’a gitmiştim. Üzerinden neredeyse 2.5 aylık bir zaman geçmiş. Hangi hafta sonu gitmeye niyetlensek uçak bileti fiyatlarını görünce vazgeçtik. 29 veya 49 TL’lik biletleri geçiyorum bize nedense hiçbir zaman ucuz bilet rastlamadı. Ucuz bilet bulanlar en az 2-3 ay önceden biletlerini alıyormuş. Çok saçma değil mi? Bir hafta sonu kaçamak yapmak istiyorsunuz ama bunu aylar öncesinden planlamanız gerekiyor.

Kim ne derse desin uçak bileti fiyatları bizde hala çok yüksek.

Neyse efendim Temmuz’da tatile çıkıp nispet yapanlara cevabımı Ağustos ayındaki tatilimizle vereceğim. :) Bu tatilde yolculuğumuza Saraybosna’dan başlıyoruz. Yol üzerinde Mostar’ı görüp arkasından Dubrovnik’e geçiyoruz. Dubrovnik’ten günü birlik Karadağ kaçamakları yaptıktan sonra istikameti kuzeye Hvar’a çeviriyoruz. Sonrada Zagreb üzerinden İstanbul’a dönüş…Yine keyifli bir macera bizi bekliyor anlayacağınız. Şu anda bana düşen 14 Ağustos’a kadar biraz daha sabretmek. :)

Bu vesileyle tatili özleyenlere önceki tatillerimizden bazı resimler paylaşmak istiyorum.

Şimdiden herkese iyi tatiller :)

P.S: Özellikle Dubrovnik’e gidenlerden tavsiyelerini bekliyorum.

Le Petit Chef – İtalyan Mutfağı

1

Posted on : 14-07-2010 | By : Çağdaş | In : Havadan Sudan, Sosyalleşmek

Size geçen yazımda MSA maceralarımıza devam edeceğimizi söylemiştim. Ne de olsa insan yemek yapmanın keyfini alınca kolay kolay bırakamıyor. :)

Yaz Partisi yemeklerinden sonra bu sefer İtalyan Mutfağı’nı denedik. İlk olarak gorgonzola peynirli yedi yeşil salatası yaptık. Yeşil salatadan çok fazla haz etmem, nedense tadı biraz yavan gelir. Ama bu salatadaki gorgonzola peyniri ayrı bir tat vermişti.

Sonrasında parmesanlı fırında patlıcan yaptık. Açık konuşayım patlıcan sevmeyen biri olarak tadını hiç yadırgamadım, bildiğimiz patlıcan yemeklerinden çok farklı bir tadı vardı. Salatada söylediğim gibi peynir kimi yemeklere ayrı bir lezzet katıyor.

Dersin en heyecanlı kısmı hamurunu elimizle açtığımız ve makine aracılığıyla yaptığımız fettucineydi. Hamur makineden geçerken neredeyse 1.5 metreye kadar uzuyor. Pizza ustaları gibi hamuru havaya atmak istedim ama toparlayamam diye korktum. :) Hele ki safranı ve karidesi beyaz şarapla harmanlayıp makarnaya ekleyince tarifsiz bir yemek oldu. Benim gibi hamur işi seven birinden zaten makarnayı sevmemesi beklenemez değil mi? :)

Ve finalde mascarpone sabayon ile breeze ananas tatlısı yaptık. Fırında pişerken gelen güzel kokulardan bir ara kendimi kaybedecek gibi oldum. Zaten iyi bir tatlı, yenilen keyifli bir yemeğin crescendo’su değil midir? Lütfen bu cümlemin altını çizelim adeta gurmeler gibi yazmışım. :)

Kısaca her şeyiyle çok keyifli bir akşam geçirdik MSA’da. Kursun yaklaşık 4 saat sürdüğünü düşününce tatlı bir yorgunluk hissediyorsunuz ama değiyor. Ertesi gün işyerimdeki arkadaşlara yaptığım yemeklerden numuneler götürdüm. “Çok güzel olmuş” yorumlarını da alınca kendimi daha da mutlu hissettim. Darısı “Ben yemek yapamam” diyenlerin başına :)

Bon Appétit :)

Melek yatırımcı olmak…

0

Posted on : 11-07-2010 | By : Çağdaş | In : İş Dünyası

Şu anda elinizde 150.000 $ nakit paranız olsa neye yatırım yapardınız?

Son dönemlerde bende bu soru üzerine biraz düşündüm. Aman yanlış anlaşılmasın öncelikle elimde bu kadar para yok. :) Sadece fikir jimnastiği yaptım diyelim. :)

Benim elimde bu kadar para olsa, klasik yatırım tercihlerinden biraz farklı olarak, 50.000 dolarlık bölümünü vadeli tasarruf hesabına veya altın hesabına yatırırdım. Kalan 100.000 dolarlık miktarla da 2 tane yeni kurulan firmaya Melek Yatırımcı olurdum.

Melek Yatırımcı kavramı bizde çok yaygın olan bir kavram değil. En basit anlamıyla Melek Yatırımcı, henüz yolun başında olan girişimlere, işlerini büyütmek için sermaye sağlayan kişidir. Sağladığı miktara ek olarak yönetim kurulunda yer alır. Girişimcilere bir anlamda ağabeylik yaparken deneyimlerini aktarır, yeni iş fırsatları yaratılmasına yardımcı olur, kendi çevresini kullandırır. Karşılığında da şirketin hisselerine ortak olur ve %25’in üzerinde getiri bekler. Bu getiriyi almak için de risk sermayedarı kadar acelesi olmaz.

En son Webrazzi Gündem’in “Risk Sermayesi ve Melek Yatırım” toplantısında bu konu üzerine önemli paylaşımlar oldu. Sektörünün önde gelen firmalarında ürün müdürü, pazarlama müdürü gibi pozisyonlarda olup aynı zamanda Melek Yatırımcılık yapan kişiler olduğundan bile bahsedildi. Düşünsenize mevcut işinize ek olarak 2 tane şirketin yönetim kurulundasınız. Kabul ediyorum muhtemelen hafta sonu bile çalışıyor olursunuz. Öte yandan yatırım yaptığınız şirketlerin büyümesinde sizin de bir katkınız olur ve sonucunda maddi olarak karşılığını alırsınız. Hatta yatırımlarınızın daha da büyüyeceğine inanıyorsanız mevcut işinizi bırakarak tüm konsantrasyonunuzu bu şirketlere ayırabilirsiniz.

Gelelim yazının başında sorduğum 150.000 $ nakit paranız olsa sorusuna. Bu kadarlık bir birikim söylediğim gibi bende yok. Milli Piyango’dan da hep son 2 rakamına göre teselli ikramiyesi kazanıyorum. :) Anlaşılan Melek Yatırımcı olmak için biraz daha beklemem lazım. :) Müsadenizle yazıma son vererek yeni iş fikirleri üzerine düşüncelere dalayım. :)

Sevgiler…

Le Petit Chef – Yaz Partisi

0

Posted on : 10-07-2010 | By : Çağdaş | In : Havadan Sudan, Sosyalleşmek

Esasında her şey eşimin MSA’da tek günlük tatlı kursuna gitmesiyle başladı.

O akşam elinde yapmış olduğu bir torba tatlıyla geldiği zaman sevinçten havaya uçtuğumu hatırlıyorum. Yıllarını yemeğe vermiş biri olarak bir çırpıda hepsini yemiştim.

Tabi aynı haftasonu diyetisyenim “Bu hafta neler yaptık?” diye sorduğunda “Elmalı Strudel gibi hafif yiyeceklerle geçirdim.” cevabı beni kurtarmaya yetmemişti. :)

Eşimin MSA konusundaki referansları, benim yemek düşkünlüğümle birleşip üstüne arkadaş grubumuzdan da destek görünce bu hafta kendimizi “Yaz Partisi-1” programında bulduk.

İlk defa MSA’ya giden biri olarak ortamın çok güzel olduğunu söylemem lazım. Herkes bir istasyonda iki kişi çalışıyor. Tüm kullanacağınız malzemeler istasyonlarda mevcut. Size sadece önlüğünüzü ve şapkanızı takmak kalıyor. Açıkçası şef önlüğünü ve şapkasını takınca kendimi Michelin yıldızlı bir restoranın baş aşçısı gibi hissettim. :)

Şefimizin yönlendirmeleriyle çok güzel bir menü hazırladık. Önce vodkalı kavun gazpacho yaptık. Arkasından tatlı ekşi soslu mercimekli samosalara geçtik. Bu noktada tatlı ekşi sosu reçel kıvamında hazırlayarak eşimle yepyeni bir yaklaşım denemiş olduk. :) Sırasıyla picatta milanese soslu tavuk but parçaları, fish cakes ve en son olarak karamelize soğanlı mini cheeseburgerlerle güzel bir akşamı finalize ettik. Özellikle but parçalarını yaptıktan sonra ikram edilen beyaz şarap yorgunluğumuzu atmaya yetti diyebilirim.

Yaptığımız her yemek çok güzeldi ama bir tanesini seç derseniz samosayı seçerdim. Samosa, Hindistan’ın puf böreği diyebileceğimiz bir yemek ve orada sokaklarda, farklı çeşitlerle satılıyormuş. Özellikle hamur işi sevenler bence bu yemeğe bayılır. Günün birinde olur da yolumuz Hindistan’a düşerse oralarda da tadına bakmak isteriz. (Babama not: Sponsorum lütfen korkma bu sene düşünmüyoruz. :) )

Bizim katıldığımız kursta ağırlıklı olarak çiftler vardı. Bence insan keyifli bir yemek yediği zaman çok mutlu ve motive oluyor. Özellikle eşinizle (evli değilseniz sevgilinizle) beraber yemek yaptığınız ve sonrasında beraber bu yemeği yediğiniz de mutluluğunuz katlanıyor. :) Açık konuşayım elimden yemek yapmak gelir ama bunu eşime çaktırmam. Ama MSA’da beraber yemek yapmak çok eğlenceli bir süreçmiş.

Bu sırada arkadaş grubumuzla da çok eğlendik. Hatta hemen ertesi gün “İtalyan Mutfağı” için kayıtlarımızı yaptık. Anlayacağınız MSA maceralarımız devam edecek.

Bon Appétit :)