Nintendo ve Mavi Okyanus Stratejisi

0

Posted on : 28-02-2011 | By : Çağdaş | In : İş Dünyası

Geçtiğimiz hafta gerek iş hayatına gerekse sosyal sorumluluğa yönelik olarak toplantılarla dolu geçen bir haftaydı.

İyiGirişim Zirvesi notlarımı sizinle daha önceki yazımda paylaşmıştım.

Bu yazımda da Nintendo Türkiye Genel Müdürü Sn. Hasan Çolakoğlu’nun “Mavi Okyanus Stratejisi” başlıklı sunumunu yaptığı Yeniköy Leo Kulübü’nün Şubat ayı toplantısı izlenimlerimi paylaşmak istiyorum.

Mavi Okyanus Stratejisi, W.Chan Kim ile Renee Mauborgne tarafından yazılmış, günümüz iş dünyasının önemli kitaplarından biri.

Kim ve Mauborgne, rekabetin fazla olduğu, birçok firmanın aynı ürünle aynı müşteri kitlesine saldırdığı ortamı Kırmızı Okyanus (Red Ocean) olarak nitelendiriyor. Kırmızı Okyanus (Red Ocean) tam anlamıyla fiyat ve promosyon rekabetinin hakim olduğu bir alan ve bu alanda yüksek karlılıklardan bahsetmek çok olanaklı değil.

Mavi Okyanus (Blue Ocean) ise mevcut rekabetin sınırları dışında, yeni talep oluşturup rakipsiz olarak ilerleyebileceğiniz bir alan. Bu alanda yer alarak farklılaşma ve maliyetlerinizi o doğrultuda azaltma şansınız var. İşte Kim ve Mauborgne, bu stratejiyle farklılaşan firmaların nasıl başarıya ve yüksek karlılığa (dolayısıyla da büyümeye) ulaştıklarını kitaplarında anlatıyorlar.

Bu stratejiyi kullanarak rekabette öne geçen firmalardan bir tanesi de Nintendo. Bu noktada sunumdan notlara geçelim ve Nintendo bu stratejiyi nasıl uygulamış daha iyi anlayalım:

*) 2001 ve 2002’li yıllarda oyun pazarı incelendiğinde TV konsolları tarafında Playstation, cep konsollarında ise GameBoy ön planda gözüküyor. Bu noktada Sony rekabette ön sıralarda yer alıyor.

*) Sony Playstation konsolunda çok sayıda tuş var. Oyun deneyimini maksimum düzeyde yaşamak için bu tuşların fonksiyonlarına iyi bir şekilde hakim olmanız gerekiyor. İşte bu noktada Nintendo şu sorunun cevabını aramaya başlıyor:

“Tuşları tam anlamıyla bilmeyen kullanıcılara oyun deneyimini en iyi nasıl yaşatırım?”

Bu soru doğrultusunda Nintendo, kullanıcıları doğrudan oyuna entegre edecek ürünler çıkartmaya karar veriyor ve rekabet farklı bir ortama doğru kayıyor. Artık Playstation karşısında Nintendo Wii’yi görmeye başlıyoruz.

*) Nintendo Wii, dünya genelinde şu ana kadar 85 milyon adet satmış durumda. Bu rakam Xbox ve PS3 satışları toplamından fazla. Bu başarının arkasından kadınları da oyun sürecine dahil etmek adına Nintendo Wii Fit piyasaya çıkıyor.

*) İlk dokunmatik ekranlı taşınabilir oyun konsulu Nintendo DS’de 2005’te piyasaya çıkıyor. O tarihten bu yana toplam satış rakamı 130 milyon.

Göreceğiniz üzere Nintendo bir Mavi Okyanus alanı yakalayarak rekabetten uzaklaşmayı başarıyor. Şu an gelinen noktada Nintendo Wii’ye karşı Sony, Playstation Move ile cevap vermeye başladı. Microsoft Xbox’un da benzer bir hareket sensörünü (Kinect) konsoluna entegre etmiş durumda. Yani Mavi Okyanus yavaş yavaş kırmızı olmaya başlıyor.

Nintendo Wii Fit’e sahip bir kullanıcı olarak bir arkadaşımızın evinde Sony Playstation Move deneyimleme şansım oldu. Açıkçası Nintendo kadar pratik ve eğlenceli olduğunu söyleyemeceğim. Algı olarak PS3 bana daha çok bireysel olarak oyun oynayabileceğiniz bir konsol olarak geliyor. (Örn. God of War) Bunun dışında futbol oyunlarında ise görüntü kalitesiyle rakipsiz. (Örn. PES 2011)

Ancak eşinizle veya arkadaş grubunuzla keyifli vakit geçirmek isterseniz Nintendo Wii daha fazla eğlence vaat ediyor. (Not: Biz eşimle daha çok Wii Fit oyunlarıyla, Just Dance 2 oynamayı tercih ediyoruz.)

Hazır Nintendo’dan bahsediyorken 3 boyutlu oyun ve film deneyimi yaşatacak Nintendo 3DS’in 25 Mart’ta ülkemizde satışa çıkacağının müjdesini verelim. 09 Mart’ta 3DS için İstinye Park’ta düzenlenecek bir organizasyonda ürünü yakından görme şansınız olacak.

Konumuza dönersek Nintendo, Mavi Okyanus Stratejisi’ni başarıyla uygulamış bir firma. Ancak rakipler Mavi Okyanus’ta sizi yalnız bırakmıyor ve yüzdüğünüz alan yavaş yavaş kırmızıya dönmeye başlıyor.

Oyun konsollarının ömürlerinin 5 ile 7 yıl arasında değiştiğini düşünürsek Nintendo yeni Mavi Okyanus’lar keşfetmeye devam edecek gibi gözüküyor.

İyiGirişim Zirvesi Notları

3

Posted on : 23-02-2011 | By : Çağdaş | In : İş Dünyası

Endeavor Türkiye ile tanışmam 2006 yılına dayanıyor.

Hürriyet Gazetesi Ekonomi sayfasında tesadüfen gördüğüm bir haberle Endeavor hakkında bilgi sahibi olmuş ve Türkiye’de faaliyetlerine başladığını öğrenmiştim. O dönemde girişimcilik kavramı bugünkü kadar yoğun konuşulmuyordu ve bu yüzden haber dikkatimi çekmişti. (Hatta web siteleri üzerinden telefonlarına ulaşarak kendilerini Ulus’ta yer alan ilk ofislerinde ziyaret etmiştim.)

Ülkemizde girişimcileri desteklemek adına önemli derneklerden biri olduğunu düşündüğüm Endeavor Türkiye’nin çalışmalarını o günden bu yana takip ediyordum. Bu noktada TÜSİAD ile ortaklaşa bir zirve düzenleyecekleri haberini alınca katılım kaçınılmaz oldu.

Zirvenin altında TÜSİAD ve Endeavor Türkiye imzaları olunca networking anlamında önemli bir ortam sağlandığını söyleyerek başlamam lazım. Zaten zirvenin manifestosunda da ilk madde “NETWORKING”. Özellikle bir girişimci adayıysanız bu kavramın ne kadar önemli olduğunu anlatmaya gerek yok. Bu açıdan zirvenin bu ortamı fazlasıyla sağladığını söylemeden geçmeyeyim.

İyiGirişim Zirvesi’nde önemli konuşmacılar vardı. Aldığım bazı notları, kendi bakış açımla yorumlayarak paylaşmak isterim:

*) Global Entrepreneurship Monitor (GEM) raporuna göre Türkiye’de her 100 kişiden sadece 8 tanesi girişimci. Yakın bölgemizde yer alan Bulgaristan, Romanya ve Gürcistan’ın gerisindeyiz. Ekonomik olarak büyüdüğümüzü söylesek de girişimcilerimize büyüyebilecekleri bir ortamı sağlayamıyoruz.

*) Girişim sermayesinde eksen Asya & Pasifik ülkelerine doğru kaymış durumda. Kuzey Amerika’da ise ağırlıkla teknoloji şirketlerine yatırım yapılıyor. (NOT: Güney Kore dikkat edilmesi gereken ülkeler arasında. )

*) Networking sohbetlerinde girişimcilerin ağırlıkla sosyal ağlar üzerinde proje geliştirdiklerini gözlemledim. Facebook’un yakaladığı başarı sonrası niş alanlara hitap eden sosyal ağ projeleri artmaya başlamış. Her yeni çıkan yeniliği hızlı bir şekilde tükettiğimizi düşününce yeni çıkacak bu tarz sosyal ağların ne kadar uzun ömürlü olacağını düşünmeden edemedim.

*) Dijital pazarlama anlamında gençlere nasıl ulaşılacağının yöntemleri paylaşılırken bence önemli bir içgörüden bahsedildi: KENDİLERİNİ ANLATMAK. Gençler, sürekli olarak kendilerini anlatma ihtiyacı içerisindeler ve buldukları her türlü içeriği paylaşarak kendilerini ifade ediyorlar.

*) Türkiye’de mobil uygulama pazarının yaklaşık 150 milyon Amerikan Doları mertebelerinde olduğu tahmin ediliyor. Ancak hali hazırda pazarın mevcut büyüklüğü 1 milyon Amerikan Doları seviyesinde. Mobil uygulamalar konusunda, başarılı örneklere rağmen, halen emekleme evresindeyiz. 2011 ve hatta 2012’de mobil uygulamaları daha fazla konuşacağız gibi gözüküyor.

*) Zirvenin konuk konuşmacısı, Young World Rising kitabının yazarı Rob Salkowitz’in genç dünya girişimcileri üzerine örnekleri dikkat çekiciydi. Ülkemizin genç nüfusunu her fırsatta anlatırız ama sayısal olarak bazı önemli veriler mevcut. Türkiye’nin ortalama yaşı 28. Avrupa Birliği’nde bu ortalama 40.3. Öte yandan Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinin yaş ortalamaları ise 20-25 aralığında seyrediyor. Özetle bizden genç ülkeler için model olabilecek, bizden yaşlı ülkelere de taze kan olabilecek bir potansiyeldeyiz. Gençlerimizi biraz daha girişimci olmaları için teşvik edersek önümüzde yeni fırsatlar açılacağı aşikar. Bu noktada Rob Salkowitz’in konuşmasında gençlerin daha çok olmasını arzu ederdim. Paylaşılan örneklerin bizden çıkmaması için hiçbir sebep yok. Endeavor Türkiye’nin yerinde olsam, hazır buraya kadar gelmişken, Rob Salkowitz’i birkaç üniversiteye götürerek gençlere bu konuşmayı yapmasını ve ilham vermesi sağlardım.

*) Zirvenin önemli tespitlerinden bir tanesi Türkiye’de girişimcilerin yatırımcılara bir çıkış stratejisi (exit strategy) perspektifi sunamamalarıydı. Sorulan sorulardan gördüğüm kadarıyla girişimcilerimiz işin kolayına kaçmaya, yatırımcıdan çok finansör bulmaya daha çok eğilimliler. Herkes bir şekilde taze para bularak bir yerlere gelmeyi istiyor, ama yatırımcıya uzun vadede bir perspektif sunulmuyor.

Zirvenin özetini ise sunumlarda kullanılan şu sözler ile yapalım:

- Girişimciyseniz, başarısızlıktan utanılacak bir durum yoktur. (Rob Salkowitz)

- Yaptıklarınızdan değil, yapamadıklarımızdan sorumlu tutuluruz. (Moliere)

Her yönüyle girişimcileri ilhamlandıran bir zirveyi bitirirken, İyiYatırımcı zirvesinin de yakın zamanda düzenleneceği bilgisini aldık.

İçinizdeki girişimci ruhun her zaman dinç kalması ve İyiGirişim‘lere imza atmanız dileklerimle :)

Young Guru Academy Nostaljisi

0

Posted on : 17-02-2011 | By : Çağdaş | In : Havadan Sudan, İş Dünyası

Hasta olup evde dinlendiğim zamanlarda televizyon seyredip, kitap okumak dışında vakit geçirecek pek bir şey bulamam.

Bu hafta malum grip salgınından etkilenip 2 gün evde kalınca, yine oyalanacak bir şeyler aradım. Tam bu sırada uzun bir süredir bakmadığım, eski bir defterimi buldum. 2003 yılında düzenlendiği ilk sene katıldığım Young Guru Academy organizasyonunda tuttuğum not defterim…

Young Guru Academy’e Hürriyet gazetesindeki tanıtımdan başvurmuştum. İlk aşamayı geçen adaylarla ikinci aşamada mülakat yapılıyordu. Mülakatı geçtikten sonra telefonla organizasyona katılmaya hak kazandığımı söylediler ve bir Pazar akşamı Saklıköy’e doğru yola çıkıp 1 haftalık seminerler dizisine başlamıştık.

Hazır defteri bulmuşken, biraz da nostalji olsun diye, şöyle bir göz atayım istedim. Her sabah seminerler başlamadan önce “Digest Session” dediğimiz bir bölüm olurdu. Herkes bir önceki gün aldığı notları paylaşır, fikir alışverişi yapılırdı. O dönemden bazı notları aynı mantık içerisinde paylaşmak isterim:

*) Tüketicinin kafasında net bir imajınız olsun istiyorsanız, önce kendi kafanızda imajınızı netleştirin. (Levent ERDEN.)

*) Bildiklerim bilinebilecekler, yaptıklarım yapılabilecekler önündeki engellerdir.
(Tınaz TİTİZ)

*) Başarının önemli 2 kriteri: Benzersiz fikir ve sosyal çevre (Sinan YAMAN)

*) Fırsat kaçıran insan çoktur ancak fırsatın kaçırdığı insan yoktur. (Sinan YAMAN)

*) Duygusal hesaba yatırım yapmak (Mehmet ÜNAL)

Notların bir kısmı bu şekilde. Aslında her biri tek başına birer yazı olacak çok sayıda not var, onları da ayrıca paylaşırım. :)

Young Guru Academy tamamlandıktan hemen sonra “Okuyup guru olacaklar.” başlığıyla Milliyet Gazetesi Pazar ekinde yer almıştık. :) Gerçekten zihin açıcı bir organizasyondu, kendi adıma değerli bilgiler edinmiştim. (Hatta MBA yapmaya da, burada aldığım motivasyonla karar vermiştim.)

Organizasyonun fikir önderliğini yapan sevgili Sinan Yaman – Sinan Abi – organizasyonun daha da büyüyerek uluslararası platforma da yayılmasını hayal ediyordu. Bugün geldiği noktada Young Guru Academy bu hayalini gerçekleştirdi.

O dönemleri hatırlamak iyi geldi.

Hayalleriniz varsa korkmayın, bakarsınız gün gelir gerçek olurlar. :)

Galatasaray’ın Yanlışı

0

Posted on : 12-02-2011 | By : Çağdaş | In : Sportif

Galatasaray’la ilgili sportif paylaşımlara bir süredir ara vermiştim.

Daha doğrusu takım zaten iyi gitmediği için ne yazacağımı pek bilemiyordum.

Bu akşam yine bir mağlubiyetle İstanbul’a dönerken düşüncelerimi yazıya dökmek istedim. Esasında takımın durumunu görünce bu mağlubiyete pek fazla da şaşırmadım.

Her bir futbolcu için detaylı teknik analizlere girmeyi düşünmüyorum. Ancak Galatasaray’ın ısrarla yaptığı bir yanlışı biraz irdelemek istedim: Daha önce denediği şeyleri bir kere daha tekrarlamak ve bu sefer farklı sonuç beklemek.

Gheorge Hagi, çok iyi bir futbolcuydu ve 1 dönem Galatasaray’ı çalıştırmıştı.

Seneler sonra Rijkaard’ın yerine kendisini tekrardan takıma getirildi. Galatasaray yeni bir stada gidecek, yeni bir enerji yakalayacakken eski defterler tekrar açıldı ve Hagi tekrar takımın başına getirildi. Takımın bulunduğu durum ortada. Kendisi son röportajında süre istemiş, ama antrenörlük vizyonunu ve kısıtlı yeteneklerini görünce Hagi’ye çok fazla süre verilmemesi gerektiğine inanıyorum.

Galatasaray’da ne zaman bu tarz hoca değişiklikleri söz konusu olsa, Hagi, Fatih Terim, Lucescu, Eric Gerets isimleri ortaya atılır. Sanki dünya üzerinde bu isimlerden başka teknik direktör yokmuş gibi. Bu antrenörlerin kariyerlerine saygılıyım ancak geri gelişler genelde başarı getirmez. Bunun bizde ve yurtdışında örnekleri vardır.

Artık yeni isimleri takıma getirmenin zamanı geldi. Galatasaray, yeni stadıyla beraber artık vizyonunu yenilemeli. Yoksa bu kısır döngüden -denenmişleri tekrar denemek- kurtulamayacağız.

Daha önce kafamdaki antrenör adayını bu yazımda paylaşmıştım ve İngiliz modelini önermiştim. Israrla bu modelin gelmesi gerektiğini savunuyorum. Hatta daha önce ismi gündeme gelmiş olan Peter Kenyon da profesyonel yönetici olarak kulübe gelirse bir şeyler değişebilir. Kendisinin Adnan Sezgin’den çok daha iyi olacağına eminim.

Umarım ilerleyen günler Galatasaray’a hayırlı olur.

Dedemin anısına…

0

Posted on : 04-02-2011 | By : Çağdaş | In : Ailem

2005 yılı Ocak ayıydı. Dedemle birlikte evde otururken film izleyelim demiştik.

Kanalları hızlıca geçerken yeni başlayacak olan bir film olduğunu gördük: “The Killing Fields”.

Bu filmi esasında uzun yıllar önce seyretmiştim. Kamboçya’da geçen gerçek bir hikayeyi anlatan, 3 Oscar ödüllü ve bir o kadar hüzünlü bir filmdir.

Dedem bir koltukta, ben bir koltukta uzandık ve filmi izlemeye başladık.

Filmin son sahnesi, inanılmaz duygusal bir sahnedir. Fonda John Lennon-Imagine eşliğinde karakterlerin buluşmasını görürüz. (NOT: Sahne o kadar etkileyicidir ki bu yazıyı yazarken bile içimin ürperdiğini hissettim.)

Bu sahnede dedemle o kadar duygulanmıştık ki, itiraf ediyorum ikimiz de ağlamıştık. Anneannem eve döndüğünde ağladığımızı belli etmemeye çalışsak da sanıyorum kırmızı gözlerimiz bizi ele vermişti. :)

İşte hayat böyle bir şey. Gün geliyor sevdiklerimizi yanımızda bulamıyoruz. Ama kalplerimizin ve anılarımızın içinde bizlerle beraber olmaya devam ediyorlar.

Dedemin aramızdan ayrılışının üzerinden 1 sene geçmiş.

Beni bir yerlerden izlediğini biliyorum. Ama buradan da bir kere anmak istedim.

Mekanın cennet olsun, her zaman kalbimdesin Dedecim…

I Amsterdam – Bölüm 2

1

Posted on : 02-02-2011 | By : Çağdaş | In : Geziler & Keşifler

Amsterdam yazımın ilk bölümünü sizlerle paylaşmıştım.

“48 saatte Amsterdam” konseptinde Amsterdam’da gezmeye nereden başlayabileceğinizi, hangi müzelere gidebileceğinizi ve müzelerden sonra ziyaret edebileceğiniz diğer alternatifleri kendi bakış açımla yorumlamıştım.

“Nerede kalmıştık?” diyerek, yine aynı konsept içinde, bu sefer farklı sorulara yanıt vermeye çalışacağım. :) Hadi başlayalım. :)

Amsterdam’da ikinci gün neler yapalım?

İlk gün belli başlı yerleri gördükten, ikinci gününüzü Amsterdam hayatını deneyimlemeye ayırabilirsiniz.

Güne Bloemenmarkt’ta taze çiçek kokuları içinde “Merhaba” diyerek başlamanız kesinlikle pozitif bir gün geçirmenizi sağlayacaktır. :) Buradaki çiçek pazarından dünyanın hemen hemen her bölgesine ciddi miktarda lale ihracatı yapılıyor. Hollandalıların lale ile tanışmalarının Osmanlı tarafından gönderilen lale soğanlarına dayandığına dair bir hikaye var. Doğruluğu nedir tartışılabilir ama buraya kadar gelmişken Hollanda ayakkabısı içinde lale soğanlarından oluşan minik hediye paketlerini alarak yakınlarınıza sürpriz yapabilirsiniz. :)

Bloemenmarkt’tan sonra Kalverstraat üzerinde yürüyerek alışveriş yapabilirsiniz. Bu cadde üzerinde her zevke hitap eden mağazalar bulmak mümkün. Hatta birkaç tane H&M görürseniz şaşırmayın. (NOT: Amsterdam’da adım başı H&M gördük desem abartmış olmam. H&M sevenler için kaçırılmaz bir fırsat :) ) Eğer burada yemek molası vermek isterseniz Kalverstraat’ın hemen ortalarındaki Rozenboomsteeg sokağı üzerindeki “De Rozenboom” listenizde olsun. Küçük ve sevimli bir ambiyansa sahip, Hollanda mutfağı ağırlıklı bir restoran. Eğer şöyle güzel bir Arjantin bifteği yemek isterseniz, Rancho’ya da gidebilirsiniz. Özellikle Chimichurri sos inanılmaz lezzetli. Denemeden geçmeyin derim. :)

Anne Frank’ın evinin yer aldığı Jordaan bölgesi, Amsterdam’ın yükselen yıldızlarından. Kalverstraat sonrası buradaki kanallar boyunca yer alan köprülerden geçerek gezebilirsiniz. Yorulduğunuzda bir kahve molası vermek isterseniz çok güzel mekanlar, sanat merakınız varsa değişik sanat galerilerini rahatlıkla bulabilirsiniz.

“Alışverişe çıktığımda Hugo Boss veya Armani almazsam içim rahat etmez.”
diyorsanız Rijksmuseum ile Vondelpark arasında yer alan Pieter Cornelis Hooft Straat ve Jan Luijkenstraat caddelerine uğramanızı şiddetle öneririm. :)

Amsterdam’a gelmişken adet olduğu üzere Red Light District’e uğramadan dönmek olmaz. Günün her saati canlı olan bu bölgeyi tercihen öğleden sonra saatlerinde gezmeniz daha iyi olabilir. Bu sırada Amsterdam Belediye Meclisi aldığı bir kararla bu bölgeyi sanat bölgesi haline getirmeye karar vermiş. Açıkçası farklı bir yönüyle ön plana çıkmış ve bu amaçla ciddi turist çeken Red Light District’in kapatılması Amsterdam’ın turizm potansiyelini etkileyebilir.

Akşam saatleri geldiğinde yemek için mutlaka Leidseplein’a gidin. Burada her bütçeye uygun, farklı dünya mutfaklarını sunan restoranlar var. Uygun bütçeli bir alternatif ararsanız Meksika restoranı Chicano’s, bütçe sınırım yok derseniz Little Buddha tercih edilebilir.

Gecenin finalini Rembrandtplein’de yapabilirsiniz. Burada bulunan, DJ Tiesto’nun meşhur olduğu Escape isimli disko, genelde turistlerin tercih ettiği bir mekan. Cumartesi akşamı açılış öncesi dışarıda hatırı sayılır bir sıra vardı. Bu noktada önerim, Escape’in hemen yanında, güzel müzik dinleyip keyifle Heineken içebileceğiniz bir pub olan Three Sisters.

Son olarak Amsterdam’da nerede kalalım?

Dam Square’de yer alan Swissotel Amsterdam’da kalmanızı öneririm. Otel, Amsterdam’ın merkezinde, ana tren istasyonuna yürüyerek 5 dakika mesafede. Odaların konforu dışında, otelden bisiklet kiralayabiliyor, müzeler için bilet alabiliyorsunuz. Şehrin farklı noktalarına gitmek isterseniz otelin hemen önünde tramvay istasyonu da var. Tam anlamıyla bir şehir merkezi oteli.

Avrupa’nın güzel şehirlerinden Amsterdam’da 48 saat içinde yapabileceklerinizi özetlemeye çalıştım. Eğer süreniz biraz daha uzunsa yakın mesafedeki Rotterdam,Volendam,Den Haag ve Madurodam‘ı da görülecek yerler listenize ekleyin. Ayrıca günü birlik olarak Belçika’ya da geçmenizi öneririm. (Özellikle Antwerp)

Şimdiden herkese iyi tatiller, keyifli seyahatlar :)