I Amsterdam – Bölüm 2

1

Posted on : 02-02-2011 | By : Çağdaş | In : Geziler & Keşifler

Amsterdam yazımın ilk bölümünü sizlerle paylaşmıştım.

“48 saatte Amsterdam” konseptinde Amsterdam’da gezmeye nereden başlayabileceğinizi, hangi müzelere gidebileceğinizi ve müzelerden sonra ziyaret edebileceğiniz diğer alternatifleri kendi bakış açımla yorumlamıştım.

“Nerede kalmıştık?” diyerek, yine aynı konsept içinde, bu sefer farklı sorulara yanıt vermeye çalışacağım. :) Hadi başlayalım. :)

Amsterdam’da ikinci gün neler yapalım?

İlk gün belli başlı yerleri gördükten, ikinci gününüzü Amsterdam hayatını deneyimlemeye ayırabilirsiniz.

Güne Bloemenmarkt’ta taze çiçek kokuları içinde “Merhaba” diyerek başlamanız kesinlikle pozitif bir gün geçirmenizi sağlayacaktır. :) Buradaki çiçek pazarından dünyanın hemen hemen her bölgesine ciddi miktarda lale ihracatı yapılıyor. Hollandalıların lale ile tanışmalarının Osmanlı tarafından gönderilen lale soğanlarına dayandığına dair bir hikaye var. Doğruluğu nedir tartışılabilir ama buraya kadar gelmişken Hollanda ayakkabısı içinde lale soğanlarından oluşan minik hediye paketlerini alarak yakınlarınıza sürpriz yapabilirsiniz. :)

Bloemenmarkt’tan sonra Kalverstraat üzerinde yürüyerek alışveriş yapabilirsiniz. Bu cadde üzerinde her zevke hitap eden mağazalar bulmak mümkün. Hatta birkaç tane H&M görürseniz şaşırmayın. (NOT: Amsterdam’da adım başı H&M gördük desem abartmış olmam. H&M sevenler için kaçırılmaz bir fırsat :) ) Eğer burada yemek molası vermek isterseniz Kalverstraat’ın hemen ortalarındaki Rozenboomsteeg sokağı üzerindeki “De Rozenboom” listenizde olsun. Küçük ve sevimli bir ambiyansa sahip, Hollanda mutfağı ağırlıklı bir restoran. Eğer şöyle güzel bir Arjantin bifteği yemek isterseniz, Rancho’ya da gidebilirsiniz. Özellikle Chimichurri sos inanılmaz lezzetli. Denemeden geçmeyin derim. :)

Anne Frank’ın evinin yer aldığı Jordaan bölgesi, Amsterdam’ın yükselen yıldızlarından. Kalverstraat sonrası buradaki kanallar boyunca yer alan köprülerden geçerek gezebilirsiniz. Yorulduğunuzda bir kahve molası vermek isterseniz çok güzel mekanlar, sanat merakınız varsa değişik sanat galerilerini rahatlıkla bulabilirsiniz.

“Alışverişe çıktığımda Hugo Boss veya Armani almazsam içim rahat etmez.”
diyorsanız Rijksmuseum ile Vondelpark arasında yer alan Pieter Cornelis Hooft Straat ve Jan Luijkenstraat caddelerine uğramanızı şiddetle öneririm. :)

Amsterdam’a gelmişken adet olduğu üzere Red Light District’e uğramadan dönmek olmaz. Günün her saati canlı olan bu bölgeyi tercihen öğleden sonra saatlerinde gezmeniz daha iyi olabilir. Bu sırada Amsterdam Belediye Meclisi aldığı bir kararla bu bölgeyi sanat bölgesi haline getirmeye karar vermiş. Açıkçası farklı bir yönüyle ön plana çıkmış ve bu amaçla ciddi turist çeken Red Light District’in kapatılması Amsterdam’ın turizm potansiyelini etkileyebilir.

Akşam saatleri geldiğinde yemek için mutlaka Leidseplein’a gidin. Burada her bütçeye uygun, farklı dünya mutfaklarını sunan restoranlar var. Uygun bütçeli bir alternatif ararsanız Meksika restoranı Chicano’s, bütçe sınırım yok derseniz Little Buddha tercih edilebilir.

Gecenin finalini Rembrandtplein’de yapabilirsiniz. Burada bulunan, DJ Tiesto’nun meşhur olduğu Escape isimli disko, genelde turistlerin tercih ettiği bir mekan. Cumartesi akşamı açılış öncesi dışarıda hatırı sayılır bir sıra vardı. Bu noktada önerim, Escape’in hemen yanında, güzel müzik dinleyip keyifle Heineken içebileceğiniz bir pub olan Three Sisters.

Son olarak Amsterdam’da nerede kalalım?

Dam Square’de yer alan Swissotel Amsterdam’da kalmanızı öneririm. Otel, Amsterdam’ın merkezinde, ana tren istasyonuna yürüyerek 5 dakika mesafede. Odaların konforu dışında, otelden bisiklet kiralayabiliyor, müzeler için bilet alabiliyorsunuz. Şehrin farklı noktalarına gitmek isterseniz otelin hemen önünde tramvay istasyonu da var. Tam anlamıyla bir şehir merkezi oteli.

Avrupa’nın güzel şehirlerinden Amsterdam’da 48 saat içinde yapabileceklerinizi özetlemeye çalıştım. Eğer süreniz biraz daha uzunsa yakın mesafedeki Rotterdam,Volendam,Den Haag ve Madurodam‘ı da görülecek yerler listenize ekleyin. Ayrıca günü birlik olarak Belçika’ya da geçmenizi öneririm. (Özellikle Antwerp)

Şimdiden herkese iyi tatiller, keyifli seyahatlar :)

I Amsterdam – Bölüm 1

2

Posted on : 31-01-2011 | By : Çağdaş | In : Geziler & Keşifler

2011 yılının gezi maceralarına, Kuzey’in Venedik’i olarak adlandırılan Amsterdam ile başlıyoruz. :)

(NOT: Farkında olmadan “maceralarına” diyerek çoğul yazmışım, demek ki bu sene de leyleği havada göreceğiz. :) )

Amsterdam’da – geliş ve dönüş günlerimizi saymazsak – dolu dolu 2 gün geçirdik. Esasında geçirdiğimiz bu süre zarfında şehrin tamamını gezdik desem abartmış olmam. Gelin hep beraber “48 saatte Amsterdam” konseptinde bu güzel şehirde neler yapabileceğinize bakalım.

Amsterdam’da gezmeye nereden başlamalıyım?

Şehri gezmeye başlamadan önce Ana Tren İstasyonu’nun (Amsterdam Centraal) hemen karşısındaki Holland International ile yaklaşık 1 saat süren kanal turunu yapmanızı öneririm. Amsterdam’da 3 önemli kanal var. Bunlar sırasıyla Herengracht (Centilmenler Kanalı), Keizersgracht (İmparatorlar Kanalı), Prinsengracht (Prensler Kanalı). Kanal turunda buralardan geçme imkanınız olurken, Amsterdam’ın dokusunu hissedebilir, insanların yaşantılarını gözlemleyebilir ve genel olarak şehir hakkında fikir sahibi olabilirsiniz.

Şehri genel olarak tanıdım, şimdi sırada müzeler var. Hangilerine gitmeliyim?

Öncelikle açılış saatiyle birlikte Anne Frank’ın Evi (Anne Frank’s House) ile müzeler turuna başlayabilirsiniz. Yaklaşık 2 saatte rahatlıkla gezebileceğiniz bu müzede Anne Frank’ın hüzünlü hikayesine şahit olacaksınız. Kesinlikle çok etkileyici bir müze.

Buradan sonra 2. durağınız, Dünyanın sayılı müzelerinden olan, Rijksmuseum olmalı. Bu müzede Hollanda tarihi hakkında ilginç bilgilere sahip olurken, Rembrandt’ın “The Night Watch” isimli şaheserini de görebileceksiniz. Bu resme bakarken askerler sanki resimden çıkacaklarmış gibi bir izlenime kapılabilirsiniz. Rembrandt, sanat tarzı içerisinde keskin hatlar yerine yuvarlak hatları tercih ettiği için resimlerinde karakterler sanki hareket ediyormuş gibi gözüküyor. Kendisine hayranlığınız bir kere daha artarken, eserleri karşısında şapka çıkartıyorsunuz.

Rijksmuseum’un hemen arka tarafında ise Van Gogh Museum var. Van Gogh Müzesi’ne giderken “I Amsterdam” yazısı önünde bir hatıra fotoğrafı çektirmeyi unutmayın. :) Van Gogh Museum’u gezdikten sonra yine yakındaki Leidseplein’de bir yemek molası verebilirsiniz.

Bu sırada bir ufak not: Müzelerde bilet sırası beklemek istemiyorsanız, kaldığınız otele müze bileti satıp satmadıklarını mutlaka sorun. Biz Rijksmuseum için bileti otelimizden aldık, bu sayede sıra beklemeden içeri girdik. Ancak Van Gogh Museum önünde çok ciddi kuyruk vardı. Özellikle zaman kısıtınız varsa buna dikkat etmenizi öneririm.

Müzeleri gezdikten sonra nerelere gidebilirim?

Leidseplein’de yemek molası verdikten sonra bence şehrin en keyifli deneyimlerinden biri olan Heineken Experience’a uğrayın. Özellikle pazarlama & marka yönetimi alanında çalışanlar, bu markanın etrafında kurulan dünyaya kesinlikle hayran kalacaklar. Zaten bir markayı da başarılı kılan etrafında kurulan bu dünya değil midir? Bu sırada hazır buradayken Heineken’in biralarından bolca tadabileceksiniz. :) Biz eşimle eve döndükten sonra nedense gidip Heineken aldık. O kadar etkilenmişiz demek ki :)

Heineken Experience sonrası şehrin ana meydanı olan, Kraliyet Sarayı’nın da bulunduğu Dam Meydanı’na gelebilirsiniz. Eğer Londra’dakini görmediyseniz Madame Tussauds ilginç bir seçim olabilir. Balmumu heykellerle beraber konsept resimler çekebilirsiniz. (Bkz. Aşağıdaki resmim :) ). Bu müze çok büyük değil en fazla 45 dk. içerisinde çok rahat gezebilirsiniz. Özellikle buradan Dam Meydanı’na bakan güzel bir manzara da var.

Malum 48 saatlik bir program önerisi getiriyoruz, zamanı çok hızlı ve efektif değerlendirmeniz lazım. Öncelikle belli başlı gezi kısımlarını paylaşmak istedim, kalan kısımları diğer bölümde sizinle paylaşayım.

Beni izlemeye devam edin. :)

2011’in Seyahat Durakları

0

Posted on : 10-01-2011 | By : Çağdaş | In : Geziler & Keşifler

Malum son dönemde hatırı sayılır sayıda seyahat yaptım, hatta bir tanesinden daha yeni döndüm.

Gittiğim her seyahat sonrası gezi notlarımı kendi bakış açımla sizlerle buradan paylaştım.

Sanırım bendeki seyahat merakı, 2000 yılının Ağustos ayında babamın gönderdiği Amerika gezisiyle başladı. Üniversitenin ilk yılında, artık hayata daha farklı bir şekilde bakmaya başlamışken, bu gezi ufkumu bayağı genişletmişti. Bu maceramı ayrı bir yazı olarak paylaşırım. :)

Şöyle bir düşününce o günden bu yana çok sayıda ülkeyi gezdiğimi fark ettim. Bundan cesaret alarak ve 2011 yılına henüz başladığımızı da düşünerek, kendi bakış açımla bu sene içerisinde popüler olacağını düşündüğüm bazı seyahat duraklarını paylaşmak istedim.

ESTONYA – TALLİNN: Estonya, 2011 yılına Euro’ya geçiş yaparak başladı. 2010 yılında İstanbul’un elinde taşıdığı “Avrupa Kültür Başkenti” bayrağını ise Tallinn, Finlandiya’nın Turku şehriyle beraber taşımak üzere devraldı. 2.Dünya Savaşı’nda yoğun bombardıman altında kalmış şehir, yeniden ayağa kalkarak UNESCO Dünya Mirası Listesine girmeyi başarmış. Baltık Denizi kıyısındaki bu sevimli şehrin, yakaladığı ivmeyle 2011 yılının popüler seyahat duraklarından biri olacağını düşünüyorum. Özellikle Helsinki’ye konum olarak yakınlığı da uzun seyahat planlamaları için değerlendirilebilir.

BELÇİKA – ANTWERP: Şu sıralar hangi seyahat dergisini okusam, Antwerp’le ilgili birkaç yazı görüyorum. Son Amsterdam seyahatimizde çok sayıda Antwerp gezisi tanıtımı görünce açıkçası bu şehri ciddi anlamda merak etmeye başladım. Brüksel’den sonra Belçika’nın en büyük şehri olan Antwerp, özellikle gelecek vaat eden tasarımcıların açtığı konsept mağazalarla şu sıralar ön plana çıkmış durumda. Buna Belçika’nın pırlantaları, waffel’ları, Moules-Frites’leri ve çikolataları eklenince, Avrupa’da alternatif seyahat arayanların burayı tercih etmesini beklemek gerek.

VİETNAM: Uzakdoğu’ya henüz ayak basma şansım olmadı. Genelde bu bölgede Bangkok, Tayland, Singapur gibi seyahat durakları ön plandadır. Geçtiğimiz günlerde Back-up tarafından gönderilen bir maildeki Vietnam turu dikkatimi çekmişti. Özellikle otel resimlerini görünce gerçekten doğru olup olmadığını internet üzerinde kısa bir araştırmayla kontrol ettim. Gördüğüm kadarıyla Hoi Chi Minh City (eski adıyla Saigon) ve Halong Bay’de 5 yıldızlı konsept otellerde artış var. Bütçesel anlamda da diğer Uzakdoğu duraklarına göre daha uygun olduğu yorumlarını okudum. Ek olarak Türk Hava Yolları, 29 Aralık 2010 itibariyle Bangkok aktarmalı Hoi Chi Minh City’e uçuşlarının planlandığını duyurmuştu. 2011 içerisinde Türkiye’den Vietnam’a olan turlarda artış olacağını tahmin ediyorum. Vietnam’ın adını bu sene daha sıklıkla duymamız bence muhtemel.

KÜBA: Küba için “Değişmeden mutlaka görün.” cümlesini eminim çok sayıda kişiden duymuşsunuzdur. Bu ülkeye giden arkadaşlarımla sohbet ettiğimde Havana’nın tarihi dokusu ve Varadero’nun plajları için çok olumlu izlenimler alıyorum. Amerika’nın da Küba’ya gidecek vatandaşlarına çeşitli serbestlikler vereceğini okudum. Bütün bileşenleri ele alınca Küba’nın bu sene ciddi sayıda turist çekeceğini tahmin ediyorum. Bizim açımızdan bu sene Ağustos ayındaki Şeker Bayramı öncesinde veya sonrasında alacağınız bir izinle uzun bir tatil fırsatı yaratılabiliyor. Bu sebeplerle 2011 içerisinde Küba yükselen ülkelerden olabilir.

Bu öngörüleri yaparken, esasında çeşitli parçaları birleştirerek anlamlı tahminler yapmaya çalıştım. Bir anlamda “2011’in Kare Ası” diyebileceğim dört adet şehrin yükselen trendler arasına girebileceğini düşünüyorum.

Bu şehirleri bizzat görmüş değilim, özellikle gidenlerin katkıları için şimdiden teşekkür ederim. Görüyorsunuz 2011 yılı için gezilecek, görülecek çok yerler var. :)

Neyse şimdi tatili düşünmeyi bırakıp işlerimize geri dönelim. :)

Yine bir “Tatil Dönüşü”

0

Posted on : 09-01-2011 | By : Çağdaş | In : Geziler & Keşifler

2011 yılının ilk tatil kaçamağını tamamlayarak bu akşam evimize döndük. :)

Fransa ile Venedik’in karışımı olan, çok beğendiğimiz Amsterdam‘la ilgili paylaşımlarımı yakın zamanda buradan sizlerle paylaşacağım.

Adet olduğu üzere bir tatilin daha sonuna gelmişken kendimize şu soruyu soralım:

Bir sonraki tatilde ne yapıyoruz? :) :)

Açık konuşmak gerekirse dönüş yolundayken uçakta bu sorunun cevabını çok düşündüm. Aklımda çeşitli fikirler var, ayrıca paylaşıp görüşlerinizi almak istiyorum.

Bu sırada sponsor desteklerine de açığız. :)

Küçük bir tatil kaçamağı…

1

Posted on : 05-01-2011 | By : Çağdaş | In : Geziler & Keşifler

Biliyorsunuz 2011 yılı UNESCO tarafından Evliya Çelebi Yılı olarak ilan edildi. Sizinle daha önce bu yazımda konuyla ilgili bazı görüşlerimi paylaşmıştım.

Hazır 2011 yılına henüz başlamışken, bu yılın hakkını verelim dedik. :)

Hem Evliya Çelebi’nin torunlarına gezmemek yakışır mı? :)

Bu yüzden eşimle beraber küçük bir tatil kaçamağı yapıp Amsterdam’a gidiyoruz. Avrupa’nın bu güzel şehrini elimizden geldiğince keşfetmeye çalışacağız. Bu sırada tavsiyeleriniz varsa paylaşırsanız sevinirim.

09 Ocak Pazar gününe kadar buralar sizlere emanet. Dönüşte yorumlarımı ayrıca paylaşacağım. :)

L’Avventura Italia – Venedik

0

Posted on : 29-12-2010 | By : Çağdaş | In : Geziler & Keşifler

Her tatilin sonuna doğru yaklaştıkça insan kendini biraz melankolik hissetmeye başlar. Akıllara, en başta tatil dönüşü bekleyen işler olmak üzere, çok sayıda düşünce gelir.

Böylesi anlarda ziyaret edilecek son durak ayrı bir önem kazanır, kapanışı en iyi şekilde yapmanızı sağlar.

Venedik’te San Marco Meydanı’na (Piazza San Marco) çıkmanızla beraber tarihi dokunun ve şehrin güzelliğinin etkisiyle zamanın daha yavaş geçtiğini hissetmeye başlıyorsunuz.

Venedik’le ilgili ilk tavsiyem, San Marco Meydanı’ndan herhangi bir ara sokağa girerek şehri keşfetmeniz. Kaybolurum diye endişelenmenize gerek yok, her sokağın köşesinde San Marco Meydanı veya Rialto Köprüsü (Ponte di Rialto) istikametlerini gösteren yönlendirmeler var. Adacıkları birbirlerine bağlayan köprülerden geçebilir, küçük hediyelik eşya dükkanlarını gezebilir ve fotoğraf albümünüz için güzel kareler yakalayabilirsiniz. (Mesela Rialto Köprüsü üzerinden Büyük Kanal’ı (Canal Grande) arkanıza alacak bir Venedik Hatırası :) )

Şehri genel olarak dolaştıktan sonra kahve molanızı San Marco Meydanı’ndaki Caffe Florian’da canlı klasik müzik eşliğinde verebilirsiniz. Fiyatları yüksek ancak tatilin bittiğini düşünerek kendiniz biraz şımartmış olursunuz.

Artık sıra şehrin tarihinin içine girmeye geldi. İlk durağımız Bizans Dönemi’nde İstanbul’da bulunan Konstantin Basilikası’nın küçük bir replikası olan San Marco Basilikası. Genellikle içeri girmek için yoğun ama akıcı bir sıra oluyor. Basilikanın içi gerçekten etkileyici olsa da aynı şeyi “Hazine Bölümü” için söyleyemeyeceğim. Özellikle zaman kısıtınız varsa bu bölümlerin yerine, orta girişin hemen üzerinde İstanbul’dan getirilen dört adet bronz at heykelinin olduğu Museo Marciano’yu gezebilirsiniz.

San Marco Basilikası’nın hemen yanında, Dükler Sarayı (Palazzo Ducale) bulunuyor. Venedik’i yönetmiş asilzadelerin nasıl bir hayat sürdüğünü merak ediyorsanız burayı gezmeden geçmeyin. Konsey toplantıları için kullanılan salonlar ve duvarlarda yer alan çizimlere hayran kalmamak elde değil. Üst katta göreceğiniz üzerinde hilal figürü olan eşyalar ise Osmanlılarla savaşlar sırasında elde edilmiş ganimetler. Buranın hemen alt katındaki mahzen bölümünde, Dükler Sarayı’ndaki mahkemede yargılanan mahkumların hapse girmeden önce son kez dışarıyı gördükleri Ahlar Köprüsü (Ponte Dei Sospiri) bulunuyor. Bu köprüden geçerek dışarıdan sizi izleyenlere el sallayabilirsiniz. :) Özellikle mahkumların kaldıkları hücreler gerçekten ürkütücü.

(NOT: Ünlü çapkın Casanova’da bir dönem bu hapishanede bulunmuş ancak daha sonra kaçmayı başarmış. :) )

Dükler Sarayı için aldığınız kombine biletle farklı müzeleri de gezerek Venedik tarihi konusunda detaylı bilgi sahibi olmak mümkün. Eğer çok kalabalık değilse hemen meydanda yer alan Campanile’ye çıkarak şehri kuş bakışı görebilirsiniz. Ama bu noktada önerim Venedik’in sanatsal yönünü de görmek adına rotayı Peggy Guggenheim Collection’a çevirmeniz. Biz bu müzeye Cuma günü gittik ve şansımıza o gün “İstediğin kadar öde (Pay as you wish)” günüydü. İçeride Peggy Guggenheim’a ait olan Dali,Picasso, Duchamp gibi ressamların önemli eserleri bulunuyor. Yaklaşık 1 saat içerisinde çok rahat bir şekilde gezebilirsiniz.

Venedik’e kadar gelmişken, gondol sefası yapmamak olmaz. Bu noktada grup halinde seyahat ediyorsanız, bir gondola en fazla altı kişi alındığını belirtmeden geçmeyeyim. Zaman kısıtınıza göre tam bir Büyük Kanal turu yapabilir veya biraz daha kısa olan farklı bir rota çizebilirsiniz. Zaten gondolcularla öncesinde konuşursanız kendileri çizebilecekleri rotayı belirtiyorlar. Pazarlık etmekten çekinmenize gerek yok, İtalyanlar o açıdan bize çok benziyor.

Venedik’e turla giderseniz yarım günlük ekstra Murano-Burano turlarını almamanızı öneriyorum. Bu iki ada birbirine çok yakın ve vaporetto ile tur fiyatının çok daha altında bir ücretle buraya ulaşabilirsiniz. Bu adalar sevimli olmalarına rağmen uzun vakit geçirebilecek yerler değiller. Tercihen sabah erken bir saatte gidip, hızlı bir şekilde gezip öğlene kalmadan dönmeniz, şehrin diğer güzelliklerini yaşamanız için faydalı olabilir.

Murano ve Burano’nun dışında Mazzorbo ve La Certosa adalarının keşfedilmeyi beklediklerini okudum. Belki alışılmış rotanın dışında bu iki adayı da listenize ekleyebilirsiniz.

Böylesine yoğun bir programı yaptıktan sonra akşam yemeği için farklı bir alternatif ararken tesadüfen bir mekan keşfettik. 2008 yılında bu yana arka arkaya Michelin’in rehberlerine girmiş bu restoranın adı Bistrot de Venise. İlginç ambiyansı, yemek sunumlarıyla burayı denemenizi öneriyorum. Fiyatları ucuz olmamakla beraber grup olarak gittiğimizde kişi başı verdiğimiz ücret makul seviyelerdeydi. Menüde ilginç seçenekler (Örn. Bıldırcın çorbası) bulunuyor. Yemek konusunda biraz cesursanız o zaman burası tam size göre diyebilirim. :)

Venedik, İtalya’nın en güzel şehirlerinden biri. Bu anlamda İtalya Maceramızın kapanışını güzel bir şehirle yaparak, keyifli anılarla ülkemize geri döndük.

Dönüş sonrası aklımda şu soru vardı: “Bir sonraki tatilde ne yapıyoruz?” :)

…Çağdaş’ın objektifinden bazı kareler…

L’Avventura Italia – Floransa

0

Posted on : 14-12-2010 | By : Çağdaş | In : Geziler & Keşifler

İtalya maceramızda sıradaki durağımız Rönesans’ın doğduğu yer olan Floransa

Her yanı tarih olan, Rönesans’ın doğduğu böylesine güzel bir kenti anlatmaya nereden başlasam inanın pek bilemedim. Bu yüzden gözlerimi bir an için kapatıp kendimi Michelangelo Tepesi’nden Floransa’ya bakarken hayal ettim…

Ne olursa olsun Floransa’ya gelirseniz ilk önce bu tepeye çıkmanızı öneriyorum. Orijinali şehir merkezindeki Accademia’da olan Michelangelo’nun ünlü David heykelinin bir kopyasını görebileceğiniz bu tepeden manzaraya şöyle bir bakın. Rönesans rüzgarlarının hala estiğini muhtemelen hissedeceksiniz.

Şehre akşamüstü varmamızın ardından Arno Nehri kıyısından Ponte Vecchio köprüsüne doğru yürüyerek nehir kenarını keşfettik. Buradan Uffizi Gallery’nin avlusundan yürüyerek Piazza della Signoria’ya ve sonrasında Basilica di Santa Maria del Fiore’nin olduğu Katedral Meydanına geldik. Kısa bir Floransa turundan sonra akşam yemeğinde meşhur Floransa Bifteği’ni (Bistecca alla Fiorentina) yerken burada geçireceğimiz 1 tam günlük süre içinde neler yapacağımızı düşündük.

Floransa Katedrali (Basilica di Santa Maria del Fiore): Çiçeklerin Meryem Anası da denilen katedral, Rönesans’ın ilk mimari örneklerinden. İtalyan bayrağı rengindeki dış cephesi ve muazzam kubbesiyle kesinlikle gezilmesi gereken bir yer. Özellikle La Sagrada Familia’yı andıran dar ve sarmal bir merdivenle çıkılan kubbesinden Floransa manzarasını izlemek son derece keyifli. Tavan süslemelerini ve girişin sol tarafında yer alan “Dante ve Kitabı” isimli resmi görmeden çıkmayın.

Bu sırada katedralin kubbesine çıktıysanız hemen karşısında yer alan çan kulesi Campanile’ye çıkmanıza bence gerek olmayacaktır.

Vaftizhane (Battistero di San Giovanni): Katedralin hemen karşısında yer alan Vaftizhane sekizgen bir yapıya sahip. Güney bölümünde yer alan Giotto’nun altın kaplamalı “Cennet Kapısı” kabartması insanı kendine hayran bırakıyor. Unutmadan dışarıda yer alan bu kabartma bir replika. Orijinali içerideki müzede yer alıyor. Çok büyük bir yer olmadığı için hızlıca gezebilirsiniz.

Uffizi Gallery: Floransa’ya gelip sanatın içerisine girmemek olmaz. Palazzo Vecchio’nun girişine şöyle bir göz attıktan sonra esas tercihimizi Uffizi Gallery’den kullandık. Her ne kadar “İnternetten bilet almak gerekir.”, “Çok sıra oluyor.” gibi argümanları duymuş olsak da şaşırtıcı bir şekilde hiç sıra beklemeden sergiye girdik. Öğleden sonra saatlerinde yoğunluğun azaldığını belirteyim.

En üst katta Osmanlı Padişahlarının tablolarını görmek ilginç bir deneyim olurken, Botticelli’nin “Venüs’ün Doğuşu” eserini ve halen devam eden Caravaggio sergisini mutlaka görmenizi öneriyorum. Bu sırada serginin içinde resim ve video çekilmesine izin verilmiyor. Ancak en üst katın köşesinden çok güzel bir Ponte Vecchio manzarası var. Bu bölümde fotoğraf çekmeye izin var, bilginiz olsun. :)

Ponte Vecchio köprüsünden son bir kere daha geçerek köprü manzarası eşliğinde akşam yemeğimizi yiyerek günü tamamladık…

Floransa çok büyük bir şehir olmadığı için 1 gün içerisinde büyük çoğunluğunu gezmiş olduk. Yolumuz buraya bir kere daha düşerse diye Academia ve Palazzo Vecchio’yu tekrar görülecekler listesine şimdiden ekledim. :)

Şaraplarımızı içerken İtalyan Maceramızın son durağı olan Venedik’i düşünmeye başlamıştık bile…

…Çağdaş’ın objektifinden bazı kareler…