Hızlı vizyonlar & Hızlı uygulamalar

0

Posted on : 05-08-2010 | By : Çağdaş | In : İş Dünyası

“Vision without execution is a daydream. Execution without vision is a nightmare.”

Yukarıdaki Japon atasözünü Zappos’un CEO’su Tony Hsieh’in Twitter hesabında gördüm ve çok hoşuma gitti.

(P.S: Bu sırada Zappos’un hikayesini anlattığı Delivering Happiness için bir arkadaşıma sipariş verdim, gelmesini merakla bekliyorum. )

Uygulama olmayan vizyon gündüşü (daydream), vizyonu olmayan uygulama ise kabustur diyor atasözü.

İş hayatında çoğu zaman bir vizyon ortaya koyarız ama uygulamaya geçirmekte zorlanırız. Ya şirket içi dinamikler hızlı aksiyon almamızı engeller ya da biz kendi içimizdeki ataleti yenemeyiz.

Genelde ataleti yenmekte problem olduğunu düşünüyorum, nedense kendi vizyonumuzu yok etmek üzere bahaneler yaratırız.  Örn. “Bu fikir yapılmıştır hiç uğraşmayayım.” Zaten bu devirde yepyeni fikir bulmak çok zor ancak iş modellerinde yenilikler bulmak görece olarak daha kolay değil mi?

Konumuza dönersek biz atalet veya şirket içi dinamiklere takılmışken bizim vizyonumuza yakın bir vizyon ortaya çıkar, bu seferde panik halinde uygulamaya geçeriz ancak sonuçlar istediğimiz yönde gelişmez. Panik haldeki uygulamada mutlaka vizyon eksikliği ortaya çıkar, atasözündeki gibi tam bir kabus durumu olur.

İş hayatında HIZLI olmak her açıdan çok önemli. Hele ki işleri büyütmek üzere yola çıkmış bir girişimciyseniz yavaş kalma şansınız bence yok. Yani hayal kurup vizyon yaratacaksanız da bunu HIZLI yapmanız gerekir çünkü geç kalınan her dakika potansiyel bir kabus olarak geri dönme riski taşır.

Bu arada HIZLI şekilde vizyon yaratıp bunu uygulamaya geçirebiliyorsanız muhtemelen bu konular üzerine konuşmalar yapan bir Keynote Speaker olmuşsunuzdur. :)

Herkese – özellikle kendi işini açmak isteyen girişimcilere – hızlı vizyonlar ve hızlı uygulamalar diliyorum. :)

Yönetici ipiyle kuyuya inmek

0

Posted on : 28-07-2010 | By : Çağdaş | In : İş Dünyası

Guy Kawasaki’nin New York Times’a verdiği bir röportajı okudum.

Kendi kariyer yolculuğunu anlatırken yeni mezunlara yönelik olarak önemli tavsiyelerde de bulunuyor.

Röportajında “Şu ana kadar çalıştığınız en iyi patronları anlatır mısınız?” sorusuna verdiği bir cevap ilginç. Apple’ın Macintosh bölümünde pazarlama direktörü olan Mike Murray için “Bana kendimi asmak üzere o kadar çok ip verdi ki bende zaman zaman kendimi astım. Bir süre sonra boynunuz güçlenirken kendinizi asmamayı da öğreniyorsunuz.” yorumunu yapıyor.

Nedense bu tarz bir yaklaşımın ülkemizdeki yöneticiler için geçerli olduğunu düşünmüyorum. Bizde genel olarak hata yapılmasına karşı ciddi bir korku vardır. Ekibimizde çalıştırdığımız kişilerin hata yapmasından korkarız, daha garantili ilerlemek adına kendi doğrularımıza göre ekibimizin iş yapmasını isteriz. Onlar farklı bir yöntem denemeye kalktığı zaman yöntemlerinin işe yaramayacağını, kendi yolumuzun en doğrusunu olduğunu ispatlayacak durumlar ararız.

Bir süre sonra ekibimizdeki kişilerin inisiyatif almaktan kaçtığını, her adımda sizden onay almaya çalıştığını gözlersiniz. Böylece herhangi bir sıkıntı ortaya çıktığı zaman topu çok rahatlıkla size atarlar. İşin kötüsü sizde kendinizi savunamazsınız çünkü tüm inisiyatifler hep sizin elinizde durmuştur.

İnisiyatif vermek kolay gözükmese de bunu yapmayı öğrenmek gerekiyor bence. Bırakın insanlar bazı şeyleri kendi yollarıyla yapmayı denesinler ve hatta hata yapsınlar. Yaptıkları hatanın sonucunu yaşasınlar. Zaten sizin ek bir çaba göstermenize gerek kalmadan bu hatadan öyle bir ders alacaklardır ki bir daha kolay kolay tekrarlamayacaklardır.

Sözün özü bırakın ekibinizdekiler kuyuya sizin ipinizle değil kendi ipleriyle insinler. İpleri bir yerde koparsa her zaman kendi ipinizi onlara uzatabilirsiniz. Ama kendi ipleri olmadan sizin ipinizi koparırlarsa işte o zaman sorun çıkar.

Sosyal medya stratejisi üzerine…

4

Posted on : 27-07-2010 | By : Çağdaş | In : İş Dünyası

Biliyorsunuz sosyal medya kavramı günümüzün güncel konularından bir tanesi.

Konu enteresan bir konu aslında. Herkesin söyleyecek bir şeyleri olduğu gibi Facebook, Twitter ve Friendfeed gibi mecralarda ilgili, ilgisiz birçok paylaşım yapan herkes kendini sosyal medya uzmanı zannediyor.  Özellikle yabancı sitelerden kopyala-yapıştır yaparak nasıl uzman olunduğunu henüz çözemedim.

Bugün faydalı olduğunu düşündüğüm bir sunum izledim ve bu sunumdan 2 bölümü yorumlamak istiyorum.

Sunumu Social Media Influence 2010 konferansında sosyal medyanın şampiyonu olarak nitelendirilen Starbucks’ın Dijital Direktörü Alexandra Wheeler yapıyor.

Wheeler sunumun başlarında aynen şöyle diyor:

“Agencies can be our arms, our legs but they should never be our mouth.”

Sosyal medyadaki sesinizi asla dışarıdan kaynaklara yaptırmayın, ajanslar size farklı konularda yardımcı olabilirler ama sosyal medyadaki sesiniz olmamalıdırlar diyor. Sosyal medya uzmanlarını hayal kırıklığına uğratacak bir yorum.

İnsanlar sosyal medya araçlarını, doğrudan iletişimde kalabilmek, paylaşımlarını anlık yapabilmek adına kullanırken, bir şirketin iletişimde aracı kullanması gerçekten çok mantıklı bir yöntem değil. Bir tüketici olarak mesela Twitter üzerinden sevdiğim bir markaya ulaşsam ve onlardan samimi bir dönüş alsam, o markaya olan sadakatim artar. Kendime daha yakın hissederim. Zaten Starbucks’ın da başarılı olmasının en önemli sebebi size sunduğu deneyim ve açık iletişim tarzı değil mi?

Alexandra Wheeler, sunumun sonlarına doğru “Social is not just about having Facebook or Twitter experience but looking for relevant extensions of social across campaigns, platforms or sites.” diyor.  Facebook veya Twitter üzerinden mini kampanyalar uygulamak yerine buldukları temel iletişim fikrini tüm mecralara yayılacak şekilde kurguladıklarını söylüyor. Ek olarak kendilerini İçerik Arkeoloğu (Content Archeologist) olarak nitelendirerek her şeyi sosyal medya üzerinden paylaşmaktansa gerçekten değer katabilecek ve bir anlam ifade edenlerin seçilerek paylaşıldığını söylüyor. Sosyal medyayı indirim ve fırsat duyurularını yapmak zannedenlerin kulakları çınlamıştır sanırım.

Şu anda bizde reklamverenler klasik olarak “Facebook profilinizde mesajımızı paylaşın” veya “Twitter’daki mesajı Retweet edin kazanın” şeklindeki kurgularla ilerleyerek sosyal medyada var olduklarını söylüyorlar. Bu yöntem bana yapmış olmak için yapmak şeklinde geliyor. Zaten bu tarz kurgular reklamverene dönemsel olarak artı değer yaratırken etkisi bir süre sonra yok olup gidiyordur. İnternet, süreklilik sağlayamazsanız nankör bir mecra aslında. Üzerinde çalışmayı bir süre bıraktığınızda kendinizi olduğunuz yerden daha da gerilerde buluyorsunuz. Eski konumunuza gelmek içinde ciddi bütçeler ayırmanız gerekiyor.

Yazımın başında da belirttim sosyal medya ilginç bir alan ve Starbucks bu alanı çok faydalı bir şekilde kullanmış. Umarım yerli markalarımızdan da benzer başarı hikayelerini duyarız.

Sunumun videosuna buradan ulaşabilirsiniz.

Melek yatırımcı olmak…

0

Posted on : 11-07-2010 | By : Çağdaş | In : İş Dünyası

Şu anda elinizde 150.000 $ nakit paranız olsa neye yatırım yapardınız?

Son dönemlerde bende bu soru üzerine biraz düşündüm. Aman yanlış anlaşılmasın öncelikle elimde bu kadar para yok. :) Sadece fikir jimnastiği yaptım diyelim. :)

Benim elimde bu kadar para olsa, klasik yatırım tercihlerinden biraz farklı olarak, 50.000 dolarlık bölümünü vadeli tasarruf hesabına veya altın hesabına yatırırdım. Kalan 100.000 dolarlık miktarla da 2 tane yeni kurulan firmaya Melek Yatırımcı olurdum.

Melek Yatırımcı kavramı bizde çok yaygın olan bir kavram değil. En basit anlamıyla Melek Yatırımcı, henüz yolun başında olan girişimlere, işlerini büyütmek için sermaye sağlayan kişidir. Sağladığı miktara ek olarak yönetim kurulunda yer alır. Girişimcilere bir anlamda ağabeylik yaparken deneyimlerini aktarır, yeni iş fırsatları yaratılmasına yardımcı olur, kendi çevresini kullandırır. Karşılığında da şirketin hisselerine ortak olur ve %25’in üzerinde getiri bekler. Bu getiriyi almak için de risk sermayedarı kadar acelesi olmaz.

En son Webrazzi Gündem’in “Risk Sermayesi ve Melek Yatırım” toplantısında bu konu üzerine önemli paylaşımlar oldu. Sektörünün önde gelen firmalarında ürün müdürü, pazarlama müdürü gibi pozisyonlarda olup aynı zamanda Melek Yatırımcılık yapan kişiler olduğundan bile bahsedildi. Düşünsenize mevcut işinize ek olarak 2 tane şirketin yönetim kurulundasınız. Kabul ediyorum muhtemelen hafta sonu bile çalışıyor olursunuz. Öte yandan yatırım yaptığınız şirketlerin büyümesinde sizin de bir katkınız olur ve sonucunda maddi olarak karşılığını alırsınız. Hatta yatırımlarınızın daha da büyüyeceğine inanıyorsanız mevcut işinizi bırakarak tüm konsantrasyonunuzu bu şirketlere ayırabilirsiniz.

Gelelim yazının başında sorduğum 150.000 $ nakit paranız olsa sorusuna. Bu kadarlık bir birikim söylediğim gibi bende yok. Milli Piyango’dan da hep son 2 rakamına göre teselli ikramiyesi kazanıyorum. :) Anlaşılan Melek Yatırımcı olmak için biraz daha beklemem lazım. :) Müsadenizle yazıma son vererek yeni iş fikirleri üzerine düşüncelere dalayım. :)

Sevgiler…

Takım olamayan yönetim ekibi

0

Posted on : 04-07-2010 | By : Çağdaş | In : İş Dünyası, Sportif

Bir yönetim ekibi düşünün. Yöneticilerden bir tanesi, yönetim kurulu üyeliğine ek olarak görev aldığı bir şubedeki yetkilerinin kısıtlanmasına içerliyor. Şube içerisinde yeni kurulan sistemin iyi işleyemeyeceğini düşünüyor ve bir süre sonra şubedeki görevinden istifa ediyor. Bu şubenin alacağı hiçbir kararın altında imzasının olmayacağını söylüyor. Bir anlamda olası başarısızlıklarda sorumlu ben değilim diyerek kendini garanti altına alıyor. Bu noktada istifasını yönetim kurulu başkanının masasına bırakıyor ve takip eden yönetim kuruluna da tatilde olacağı için katılamayacağını bildiriyor.

Bir insan neden istifasını masaya bırakır? Muhtemelen yönetim kurulu başkanıyla arasında soğuk bir savaş vardır ve kendisini muhatap almak istemez. Olası bir tartışmaya girmemek içinde istifasını takip eden toplantıda yer almama taktiğine gider.

Yönetim kurulu başkanı da bu gelişme üzerine ilgili yöneticinin yorulduğunu ve dinlenmesi gerektiğini söyler. Sorunun üzeri şimdilik kaydıyla kapatılır. Bu sırada yönetim ekibinin sorumlusu olduğu futbol takımı ise yeni bir sezona başlangıç arifesindedir. Başta teknik direktör ve futbolcular bu gelişmeleri dikkatlice izlemektedirler. Peki sizce yönetim bu krizi minimum zararla nasıl atlatır?

Harvard Business School’da üzerinde tartışılan vaka analizleri (case study) gibi bir yazı oldu değil mi? Esasında bu durum bir futbol takımını yöneten ama kendi içinde takım olamayan bir yönetim ekibinin ironik bir hikayesi. Yeni sezona yarın başlayacak Galatasaray’da yaşanan yönetim zafiyetinin fotoğrafı…

Takım olabilen ekip yaratmak günümüz dünyasında çok önemli bir meziyet ve bu meziyete herkes sahip olamıyor. Egosantrik ve “Ben dedim oldu” yönetim anlayışını tercih ederek ancak günü kurtarabilirsiniz. Zaten çoğu organizasyonun da yaptığı budur.

Ama iyi bir takım oluşturursanız sürdürülebilir başarının gelmesi kaçınılmaz olur. UEFA ve Süper Kupa’yı Türkiye’ye getirmiş Galatasaray’ımızın bu durumlara düşmesini üzüntüyle karşılıyorum. Geçen 10 sene zarfında bu başarıların tekrar etmemesinin sebebini antrenör ve futbolculardan önce yönetimlere bağlamak lazım. Her yönetim kurumsal olmaktan bahsetti ama Galatasaray Spor Kulübü’ne profesyonel futbol yönetimi getirebilen olmadı. Kendisini tanımasam da bu bağlamda Adnan Sezgin’in de iyi bir futbol yöneticisi olduğuna kesinlikle inanmıyorum.

Özetle takım olabildiği ölçüde bir yönetim başarılıdır. Bu takımı yöneten başkanda, orkestra şefi gibi, harmoniyi sağlamak ve takım ruhunu canlı tutmakla yükümlüdür. Galatasaray’da orkestra şefi ilk bölümü iyi yönetemedi, arada çatlak sesler duyduk. Umarım ikinci bölümü ahenkle yönetir de dinleyiciler biraz zevk alır.

Hobiden Para Kazanmak – Bölüm 2

0

Posted on : 14-06-2010 | By : Çağdaş | In : İş Dünyası

Hobilerinden para kazanmak üzere yola çıkan genç girişimcilerle ilgili paylaşımlara geçen hafta başlamıştım.

Bu süre içerisinde girişimcilerimiz neler yaptılar merak ediyor musunuz?

Öncelikle faaliyet alanlarıyla ilgili olarak birkaç ürün denemesi yaptılar. Amaç, ürünleri konusunda yakın çevreden ve potansiyel hedef kitleden geri bildirim almaktı. İlk gelen yorumlar – bende dahil – gayet olumluydu :) Kısaca başarılı olabilecek ve beğenilebilecek ürünleri var. Bence bu açıdan avantajlı başlıyorlar.

Bu noktada ürünün beğenilmesi sonrası hedefleri yüksek koyarak çok sayıda sipariş alma eğilimine girdiklerini gözlemledim. Minimum kaynakla yola çıkıldığı için ürünlerine beklenenden yüksek sayıda sipariş geldiği zaman üretim kapasitesi ve lojistik konusunu nasıl çözecekleri üzerine biraz tartıştık. Açıkçası gelen bir siparişe zamanında cevap verememeleri işin başında bir eksi olacaktır. O yüzden süreçle birlikte hedeflerini yükseltmelerini önerdim. Hatta önce pilot bir bölgeyi seçerek işe başlayabileceklerini söyledim. Buradaki geri bildirimler uzun vadede iş planlarında gerekli revizyonları yapmak için fırsat verecektir.

Henüz bu girişimleri için bir isim belirlemedik. Bu görev benim üzerimde. Ürünleri tatlı ve pasta üzerine olduğu için bu alandaki klişe isimleri kullanmayı tercih etmiyorum. Orijinal ve ayrıştırıcı bir isim bulma derdindeyim. Hemen takibinde blog sayfalarını yapma konusunda da destek vereceğim.

Özetlemek gerekirse;

Girişimciler yola çıktıklarında hedefleri en yükseğe koyma eğilimindeler. Ancak yüksek hedefler arkalarında yüksek sorumluluklar, yeri geldiğinde yüksek maliyetler getirebiliyor. İşleri aşama aşama büyütme yoluna gitmek, kalıcı olmak adına en önemli adım bence.

Bizi izlemeye devam edin :)

Hobiden Para Kazanmak – Bir Girişimcilik Hikayesi

1

Posted on : 05-06-2010 | By : Çağdaş | In : İş Dünyası

Esasında hikayemiz geçtiğimiz Cuma akşamı başladı. İki arkadaş bana gelerek “Biz hobimizden para kazanmak istiyoruz.” diye söze girdiler, yapmayı düşündükleri iş planını heyecanlı bir şekilde anlattılar.

Dikkatli bir şekilde fikri dinledim. Her ne kadar geliştirilebilecek yönleri olsa da, duydukları heyecan ve çizdikleri rota ilk aşamada dikkatimi çekti. “Peki benden ne bekliyorsunuz?” diye sordum.İlk olarak bu girişimleri için kurumsal kimlik, pazarlama ve reklam faaliyetleri konusunda destek istediler. Lojistik konusunda orta vadede destek alabileceklerini ancak üretimi tamamen kendilerinin üstleneceklerini söylediler.

Ne yalan söyleyeyim, anlattıklarını dinlerken kendimi Dragons’ Den programındaki yatırımcılar gibi hissettim. Bu programı gerçekten çok beğenerek izlerim. (P.S: Güzel bir haber, yakın dönemde Türk versiyonunu da Bloomberg HT’de izlemeye başlayacağız.)

“İstediğiniz parayı veririm ancak şirketin %60′ını isterim.” diyecek oldum ama önümdeki sehpada para yerine nescafe bardağı ve bazı notlarım vardı. “Tamam varım.” diyerek el sıkıştık.

Bu yolculuk hem maddi hem de manevi tatmin elde edilecek bir yolculuktu. Maddi kısımlar tabi ki insana cazip gelir, bir yere kadar tatmin edebilir ama manevi tatminin yerini tutabileceğini çok sanmıyorum. Esasında bu olay belki de bir işaretti. Uzun zamandır tasarladığım bir proje için ilk adımı bende bu şekilde atacaktım.

Yolumuz uzun olacak. Yaşadıklarımızı sizlerle paylaşacağım.

P.S-2: Bu yazıyı yazarken Media Player’da Whitney Houston & Mariah Carey düeti “When you believe” çalmaya başladı. Şarkı özetle inanırsan mucizeler olabilir diyor. Acaba bu da başka bir işaret mi? :)